I. Bekleyişin Dışında, Yolun Başında
Bir zamanlar ben de hep dışarıdan bir işaret bekledim. Bir çağrı. Bir yön. Belki biri gelecek, elimi tutacak ve "Artık geçebiliriz" diyecek diye… Oysa yolun başında kimse yoktu. Varsa bile ben göremedim. Çünkü gözüm dışarıdayken, içimde kopan fırtınaları sessizce bastırmakla meşguldüm.
Sonra anladım: Bazı bekleyişler, gelmeyecek olana değil; kendimizden kaçışa sarılmak içindi. Yüzleşemediğimiz ne varsa, onun adını "umut" koyup bekliyorduk.
Oysa dönüştürücü olan acının kendisi değil, onun sizi değiştirme ihtimalidir. İnsanlar dışarıda laf yetiştirmeye, bir yerlere koşuşturmaya çalışırken; senin içeride kendi iç sesine yetişmeye çalışman sessiz bir mücadeledir. Anlaşılmak, hissedilmek isteği bu karmaşık dünyanın içinde çoğu zaman karşılık bulmaz. Ama beklemek her zaman kötü değildir; bazen içimizdeki sisin incelmesini, yavaş yavaş şekil kazanan o içsel ışığın fark edilmesini bekleriz. Bu bir duraklama değil; içe dönüşün ağır ama zarif bir yürüyüşüdür.
II. Empati Zannettiğimiz Aynalar
Uzun süre kendimi başkaları üzerinden tanımlamaya çalıştım. Onların dertlerini kendi bedenimde, kendi hücrelerimde hissettim. Bir arkadaşım bir şey istediğinde, onu karşılayamamak benim içime ağır bir yük gibi oturdu. Onlara iyi gelmek için kendimi unuttum.
Ama bir gün durdum ve kendime dürüstçe sordum: Belki de iyilik yaparken sadece kendi içimdeki kapanmamış yaralara merhem arıyordum? Başkalarının yüzünde kendi kırıklarımı onarmaya çalışıyordum?
Empati sandığım şey, çoğu zaman kendi duygularımın yansımasıydı. Onların acısını değil; o acının bende uyandırdığı yankıyı hissediyordum. Onlar kendi iç ritmiyle yaşayan ayrı birer candı. Benden farklıydılar. Bunu kabul etmek, insan ruhuna hem derin bir hafiflik hem de garip bir yalnızlık veriyor.
Her sözün, her bakışın, her suskunluğun içimize değdiği o aşırı açık zihinle yaşamak yorucudur. Ama kimse başkasının yükünü taşıdığı için sana bir madalya vermeyecek. Ve kimse senin yükünü senden almayacak. O yüzden artık tolerans adı altında kendinden eksiltmeyi bırakmak, sınır çizmeyi öğrenmek gerekir. Hayır demek bir suç, yeter demek bir eksiklik değildir.
III. Kimse Gelmese de Sen Geldin
İyileşmek büyük patlamalarla, gösterişli mucizelerle gelmiyor. Bir pencereyi aralamak gibi... Bir iç çekiş. Sessizlikte kalabilmek. İçine doğan o küçük sıcaklığı fark edip ısınmaya izin vermek.
Bir sabah uyanıyorsun. Hâlâ aynı oda, aynı sesler... Ama içindeki sis biraz daha ince. Henüz güneş doğmadı belki ama damarlarında dolanan ılık bir sıcaklık var. Henüz umut değil, ama umuda benzer, şifaya benzer bir şey. Kendin olmanın o eski ağır yükü, yerini hafifliğe bırakıyor. Zorlamıyorsun artık.
Çünkü biliyorsun: Kendine neyi hak görüyorsan, onunla yaşayacaksın. Kendi şartlarını kendine uyduracak, kendi iç sesinle el sıkışacaksın.
Taviz vererek değil, kendi merkezini tanıyarak... Başkasının acısını taşırken kendi kırılganlığını fark edip, artık onun fırtınasını kendi iç denizine taşımayarak.
Dışarıda kimse seni senin kadar bilmeyecek, anlamayacak. Ama artık bu seni üzmüyor. Çünkü seni anlayan, senin elinden tutan biri var: Söz verdiğin o insan, yani sen.
Yaralarını örtmüyorsun artık, izlerini de seviyorsun. Çünkü o izler, senin bu içsel yolculuğunun sessiz ve saygın tanıkları.
Kendi mevsimini yanında taşıyorsun artık. Dışarının kışı, senin içindeki o ilkbaharı üşütemiyor.
Hiç kimse gelmese de, sen geldin kendine. Ve inan bana, bu zaten her şeyin en kıymetli başlangıcıydı.
Bir zamanlar ben de hep dışarıdan bir işaret bekledim. Bir çağrı. Bir yön. Belki biri gelecek, elimi tutacak ve "Artık geçebiliriz" diyecek diye… Oysa yolun başında kimse yoktu. Varsa bile ben göremedim. Çünkü gözüm dışarıdayken, içimde kopan fırtınaları sessizce bastırmakla meşguldüm.
Sonra anladım: Bazı bekleyişler, gelmeyecek olana değil; kendimizden kaçışa sarılmak içindi. Yüzleşemediğimiz ne varsa, onun adını "umut" koyup bekliyorduk.
Oysa dönüştürücü olan acının kendisi değil, onun sizi değiştirme ihtimalidir. İnsanlar dışarıda laf yetiştirmeye, bir yerlere koşuşturmaya çalışırken; senin içeride kendi iç sesine yetişmeye çalışman sessiz bir mücadeledir. Anlaşılmak, hissedilmek isteği bu karmaşık dünyanın içinde çoğu zaman karşılık bulmaz. Ama beklemek her zaman kötü değildir; bazen içimizdeki sisin incelmesini, yavaş yavaş şekil kazanan o içsel ışığın fark edilmesini bekleriz. Bu bir duraklama değil; içe dönüşün ağır ama zarif bir yürüyüşüdür.
II. Empati Zannettiğimiz Aynalar
Uzun süre kendimi başkaları üzerinden tanımlamaya çalıştım. Onların dertlerini kendi bedenimde, kendi hücrelerimde hissettim. Bir arkadaşım bir şey istediğinde, onu karşılayamamak benim içime ağır bir yük gibi oturdu. Onlara iyi gelmek için kendimi unuttum.
Ama bir gün durdum ve kendime dürüstçe sordum: Belki de iyilik yaparken sadece kendi içimdeki kapanmamış yaralara merhem arıyordum? Başkalarının yüzünde kendi kırıklarımı onarmaya çalışıyordum?
Empati sandığım şey, çoğu zaman kendi duygularımın yansımasıydı. Onların acısını değil; o acının bende uyandırdığı yankıyı hissediyordum. Onlar kendi iç ritmiyle yaşayan ayrı birer candı. Benden farklıydılar. Bunu kabul etmek, insan ruhuna hem derin bir hafiflik hem de garip bir yalnızlık veriyor.
Her sözün, her bakışın, her suskunluğun içimize değdiği o aşırı açık zihinle yaşamak yorucudur. Ama kimse başkasının yükünü taşıdığı için sana bir madalya vermeyecek. Ve kimse senin yükünü senden almayacak. O yüzden artık tolerans adı altında kendinden eksiltmeyi bırakmak, sınır çizmeyi öğrenmek gerekir. Hayır demek bir suç, yeter demek bir eksiklik değildir.
III. Kimse Gelmese de Sen Geldin
İyileşmek büyük patlamalarla, gösterişli mucizelerle gelmiyor. Bir pencereyi aralamak gibi... Bir iç çekiş. Sessizlikte kalabilmek. İçine doğan o küçük sıcaklığı fark edip ısınmaya izin vermek.
Bir sabah uyanıyorsun. Hâlâ aynı oda, aynı sesler... Ama içindeki sis biraz daha ince. Henüz güneş doğmadı belki ama damarlarında dolanan ılık bir sıcaklık var. Henüz umut değil, ama umuda benzer, şifaya benzer bir şey. Kendin olmanın o eski ağır yükü, yerini hafifliğe bırakıyor. Zorlamıyorsun artık.
Çünkü biliyorsun: Kendine neyi hak görüyorsan, onunla yaşayacaksın. Kendi şartlarını kendine uyduracak, kendi iç sesinle el sıkışacaksın.
Taviz vererek değil, kendi merkezini tanıyarak... Başkasının acısını taşırken kendi kırılganlığını fark edip, artık onun fırtınasını kendi iç denizine taşımayarak.
Dışarıda kimse seni senin kadar bilmeyecek, anlamayacak. Ama artık bu seni üzmüyor. Çünkü seni anlayan, senin elinden tutan biri var: Söz verdiğin o insan, yani sen.
Yaralarını örtmüyorsun artık, izlerini de seviyorsun. Çünkü o izler, senin bu içsel yolculuğunun sessiz ve saygın tanıkları.
Kendi mevsimini yanında taşıyorsun artık. Dışarının kışı, senin içindeki o ilkbaharı üşütemiyor.
Hiç kimse gelmese de, sen geldin kendine. Ve inan bana, bu zaten her şeyin en kıymetli başlangıcıydı.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!