Bipolar olmak bazen bana tanrıdan verilmiş tuhaf bir lütuf gibi geliyor. Hayatın keskin inişlerini ve çıkışlarını yaşarken benliğimin içinde bir arafta kalmaya çalışıyorum; ne tam düşebiliyorum ne de bütünüyle yükselebiliyorum. İçimde iki ayrı mevsim aynı anda hüküm sürüyor sanki. Bir yanımda mutluluk rüzgârları saçlarımı savururken, diğer yanımda sararmış sonbahar yaprakları usul usul dökülüyor. Umutsuzlukla umut, karanlıkla ışık, durgunlukla taşkınlık aynı bedende birbirine değmeden yaşamayı öğrenmeye çalışıyor.
Bazen öyle zamanlar oluyor ki zihnimdeki hızına yetişemediğim düşüncelerle her şeyi yapabilecekmişim gibi hissediyorum. Uykusuz geceler bile yorgunluk vermiyor; kelimeler, hayaller, planlar birbirine karışıyor. Kendimi sınırsız, güçlü ve parlak hissediyorum. Sanki içimde hiç sönmeyecek bir ateş yanıyor. Sonra bir sabah uyanıyorum ve o ateşin yerinde küller buluyorum. Aynı bedenin içinde bu kez ağırlığıyla beni yatağa çivileyen bir sessizlik oluyor. Nefes almak bile zor geliyor, içimdeki bütün renkler soluyor. Az önce dünyayı kucaklayacak kadar geniş olan ruhum bir odanın köşesine sığacak kadar küçülüyor.
Psikiyatrik tanımlar bu hâlime “manik” ve “depresif dönemler” diyor. Kelimeler düzenli, açıklayıcı ve net; ama benim içimde olanlar hiçbir zaman bu kadar basit ve keskin sınırlarla ayrılmıyor. Ben bu iki uç arasında gidip gelirken kendimi tanımayı, kendimle kalmayı ve parçalarımı bir arada tutmayı öğreniyorum. Bazen kırılıyorum, bazen yeniden toparlanıyorum. Her seferinde kendime başka bir yerden bakıyorum.
Lityum ve diğer ilaçlarla tanıştığım günleri hatırlıyorum. İlk başta bunun bir kabulleniş mi yoksa bir vazgeçiş mi olduğunu anlayamamıştım. İçimdeki taşkın nehrin önüne set çekilmiş gibiydi. Bir yanım bu dinginliğe şükrederken, diğer yanım o coşkun akışın törpülenmesine üzülüyordu. Hüzün yapraklarımın birer birer sona erdiğini görmek huzur veriyordu, ama gökyüzüne doğru sınırsızca uzanan o “her şeyi yapabilirim” hissinin yumuşaması da içimde tarifsiz bir boşluk bırakıyordu.
Yine de zamanla şunu fark ettim: Denge sandığım şey aslında kaybolmak değilmiş. Aksine, kendime zarar vermeden yaşayabilmenin, duygularımın içinde boğulmadan var olabilmenin yoluymuş. Artık mutluluğun rüzgârı estiğinde onun tadını daha sakin çıkarabiliyorum. Hüzün geldiğinde ise onun geçeceğini biliyorum. İçimdeki mevsimlerin hepsine yer açmayı öğreniyorum.
Ben bipolarım ve bu, benim hikâyemin bir parçası. Ne tamamen bir lütuf ne de bütünüyle bir lanet. Bu, benim kendimi her gün yeniden keşfettiğim, sabrı, şefkati ve kabullenmeyi öğrendiğim uzun bir yol. Kendi içimde kurduğum bu dengede bazen sendeleyerek de olsa yürümeye devam ediyorum. Çünkü artık biliyorum ki, ben sadece hastalığımdan ibaret değilim; inişlerimle, çıkışlarımla, suskunluklarımla ve taşkınlıklarımla yaşayan, hisseden ve iyileşmeye çalışan bir insanım.
Bazen öyle zamanlar oluyor ki zihnimdeki hızına yetişemediğim düşüncelerle her şeyi yapabilecekmişim gibi hissediyorum. Uykusuz geceler bile yorgunluk vermiyor; kelimeler, hayaller, planlar birbirine karışıyor. Kendimi sınırsız, güçlü ve parlak hissediyorum. Sanki içimde hiç sönmeyecek bir ateş yanıyor. Sonra bir sabah uyanıyorum ve o ateşin yerinde küller buluyorum. Aynı bedenin içinde bu kez ağırlığıyla beni yatağa çivileyen bir sessizlik oluyor. Nefes almak bile zor geliyor, içimdeki bütün renkler soluyor. Az önce dünyayı kucaklayacak kadar geniş olan ruhum bir odanın köşesine sığacak kadar küçülüyor.
Psikiyatrik tanımlar bu hâlime “manik” ve “depresif dönemler” diyor. Kelimeler düzenli, açıklayıcı ve net; ama benim içimde olanlar hiçbir zaman bu kadar basit ve keskin sınırlarla ayrılmıyor. Ben bu iki uç arasında gidip gelirken kendimi tanımayı, kendimle kalmayı ve parçalarımı bir arada tutmayı öğreniyorum. Bazen kırılıyorum, bazen yeniden toparlanıyorum. Her seferinde kendime başka bir yerden bakıyorum.
Lityum ve diğer ilaçlarla tanıştığım günleri hatırlıyorum. İlk başta bunun bir kabulleniş mi yoksa bir vazgeçiş mi olduğunu anlayamamıştım. İçimdeki taşkın nehrin önüne set çekilmiş gibiydi. Bir yanım bu dinginliğe şükrederken, diğer yanım o coşkun akışın törpülenmesine üzülüyordu. Hüzün yapraklarımın birer birer sona erdiğini görmek huzur veriyordu, ama gökyüzüne doğru sınırsızca uzanan o “her şeyi yapabilirim” hissinin yumuşaması da içimde tarifsiz bir boşluk bırakıyordu.
Yine de zamanla şunu fark ettim: Denge sandığım şey aslında kaybolmak değilmiş. Aksine, kendime zarar vermeden yaşayabilmenin, duygularımın içinde boğulmadan var olabilmenin yoluymuş. Artık mutluluğun rüzgârı estiğinde onun tadını daha sakin çıkarabiliyorum. Hüzün geldiğinde ise onun geçeceğini biliyorum. İçimdeki mevsimlerin hepsine yer açmayı öğreniyorum.
Ben bipolarım ve bu, benim hikâyemin bir parçası. Ne tamamen bir lütuf ne de bütünüyle bir lanet. Bu, benim kendimi her gün yeniden keşfettiğim, sabrı, şefkati ve kabullenmeyi öğrendiğim uzun bir yol. Kendi içimde kurduğum bu dengede bazen sendeleyerek de olsa yürümeye devam ediyorum. Çünkü artık biliyorum ki, ben sadece hastalığımdan ibaret değilim; inişlerimle, çıkışlarımla, suskunluklarımla ve taşkınlıklarımla yaşayan, hisseden ve iyileşmeye çalışan bir insanım.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!